|
KÜLTÜRÜMÜZDE DAĞLAR VE YAYLALAR
İnsanoğlu prehistorik çağlardan başlayarak günümüze kadar; varlığını sürdürebilmek, daha rahat yaşayabilmek ve çeşitli tehlikelerden korunabilmek için yoğun mücadeleler vermiştir. İlk aşamada çevresini ve doğayı tanımakla, doğa olaylarını anlamaya çalışmakla başlayan bu süreç zaman içerisinde yerini doğaya egemen olma eğilimine bırakmıştır.
Önce doğayı oluşturan unsurları dağları, güneşi, denizleri, toprağı, bitkileri, hayvanları vb algılamaya çalışmıştır. Doğa unsurlarının belirli özelliklerini gözlemleyen insanoğlu bunların fayda ve zararlarını anlamaya çalışmış. Yaptığı tespitlerden yola çıkarak doğayı kendine göre algılayarak tanımlamıştır. Çevresini izlemeye devam eden insanoğlu bu kez de doğayla bütünleşen doğa olaylarını anlamaya çalışarak onları kendi mantığına göre yorumlamıştır. Bunun yanı sıra anlayamadığı doğa unsurlarına ve doğa olaylarına da doğa üstü nitelikler yüklemiştir.
Doğasında kendini koruma içgüdüsü olan insanoğlu; doğadan yararlanma, fayda sağlama ve korunma yolları aramaya koyulmuş böylece ilk ekonomik süreç başlayarak; avcı ve toplayıcı toplumlar oluşmuştur.
Deneme yanılma yoluyla doğa unsurlarından ve doğa olaylarından nasıl yararlanacağını, nasıl korunacağını öğrenen insanoğlu zamanla ekonomik yaşamını geliştirerek tarım ve hayvancılık sürecini başlatmıştır. Su kenarlarına barınaklarını kurmuş, hayvanları evcilleştirmiş toprağı ekip biçmiş, bütün bunları yaparken daha çok ürün alabilmek için doğayı izlemeye devam etmiştir. Gökyüzünde güneşi ayı, yıldızları, bulutları izleyerek hava tahminleri yapmış, zamanı bölümlendirmiş, yağmurun , karın, fırtınanın geliş zamanlarını takip etmiş; ürününü ona göre ekip biçmiştir.
Dağları izlerken güneşin doğuş ve batış anını gözlemlemiş dolayısıyla gece ile gündüzün başlangıç ve bitiş zamanını tespit etmiş, dağların yamaçlarındaki karların durumundan mevsimleri anlamaya çalışmış, dağlara çöken sise bakarak günlük hava tahmini yapmaya çalışmış ve yaşantısını ona göre yönlendirmiş, ürününü yaptığı bu gözlemler doğrultusunda ekip biçmiş, hayvanını ona göre otlatmıştır.
Karşılarında tüm görkemiyle duran ulaşamadıkları dağları korkuyla izlemişler ancak günlük yaşantılarında da önemli bir yer tutan dağlara kutsallık atfetmişlerdir.
Dağlarda atalarının yaşadığına inanan ilk insan, yanardağların lav püskürtmelerini atalarının kendilerine kızması olarak yorumlamıştır.
En uzak geçmişinden günümüze uzayıp gelen bir çok uygarlıklara kaynaklık eden Anadolu ve Anadolu halkı da doğayla iç içe yaşamış, doğayla savaşmış, doğayı sevmiş ve bazen de korkmuştur.
Anadolu’nun neresinde olursanız olun çok uzaklarda da olsa bir dağ görünür karşında tüm ihtişamıyla boylu boyunca uzanan. Her dağın, bulunduğu yerde yaşayan halk arasında anlatılan bir öyküsü, bir efsanesi vardır. Kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaşan. Bu anlatıların, konuları kimi zaman aşk ve sevda, kimi zaman düzene baş kaldırı, kimi zaman da iyilik hoşgörü üstünedir.
“ Bin yıl dağda gezdim geyikler ile” diyen Pir Sultan Abdal, “Benden selam söyle Bolu Beyi’ne, gidip şu dağlara yaslanmalıdır” diyen Köroğlu ve daha nice halk ozanımız dağları yurt edindi kendilerine.
Halk arsında dağların oluşumunu, dağların görüntüsünü anlatan birçok efsaneler dilden dile, kulaktan kulağa anlatılarak günümüze kadar ulaştı. Buna bağlı olarak günümüzde de varlığını sürdüren değerler oluştu halk arasında. Buna örnek olarak bügün de Kaz Dağları’nda halen anlatılan “Sarı Kız Efsanesi”ni, İki sevgilinin birbirlerine kavuşamadığını anlatan “Ağrı Dağı Efsanesi”ni verebiliriz.
Nice aşıklara konu oldu dağlar; Ferhat Şirin için olmazı başardı dağları delip, dağlardan su getirdi.
Bir çok halk hikayesi ve halk masalı; sevdiği kızla evlenmek isteyen gence ön koşul olarak yüksek dağları aşma , dağların zirvesinde ateş yakma vb. konular üzerine oluştu.
Anadolu insanı bir yandan dağlara kutsallık atfederken bir yandan da dağların nimetlerinden yararlanmanın yollarını aradı. Geçim kaynağı hayvancılığa dayanan göçebe ve yarı göçebe toplumlar geniş otlaklar bulabilecekleri alanlar aramaya koyuldular.
Ziya GÖKALP “Türk Medeniyeti Tarihi” isimli eserinde “ Her Türk aşiretinin bir ırmağı olduğu gibi bir de dağı vardı. Irmak kenarı onun kışlağı ise; dağ da yaylağı idi” demektedir.
Dağ ikliminde hava daha saf, kuru, hafif, hemen tamamen mikropsuzdur. Oksijen miktarı ise daha düşüktür. Bu özellik dağlarda yaşayan canlıların devamlı ve düzenli solunum yapmasını sağlamaktadır. Bu da akciğer ve kalbi dinlendirmekte, oksijen miktarı az olan ortamlarda iliğin kan üretimi daha fazla olmaktadır.
Güneş ışınlarının etkisi deniz seviyesinden yükseldikçe artmaktadır. Güneşli günlerin sayısı da yükseklerde vadiye oranla genellikle yaz mevsiminde daha fazladır. Isı ve hava değişikliği sağlık yönünden dayanıklılığı artırmakta sinir sistemini düzenlemektedir.
Dağ iklimi yayla otlaklarının yemini de olumlu şekilde etkilemekte, hayvan sütünün vitamin, mineral, ve proteince zenginleşmesini böylece genç hayvanların daha gürbüz gelişmesini sağlamaktadır. Ayrıca günümüzde hala birçok bitki, hem hastalıkların tedavisinde şifalı ot olarak kullanılmakta, hem de hastalıklardan korunmaya yönelik olarak günlük yaşamda yiyecek ve içecek olarak kullanılmaktadır.
Dağ iklimi ve dağ bitlilerinin yararları halk tarafından çeşitli tecrübe ve deneyimlerle tespit edildikten sonra temeli dağ kültürüne dayanan bir tür halk ekonomisi olan; yayla yaşamı ortaya çıkmıştır. Halk arasında yaylacılık olarak da tanımlanan yayla yaşamı Anadolu’da eskisi kadar yaygın olmamakla birlikte günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Hayvanlar mineral ve vitamince zengin dağ otlarından daha çok otlasın, daha çok süt versin daha bol ürün alınsın diye yaylaya gidilmektedir. Bu olay halk arasında yüksekliği ifade etmesi bakımından “yaylaya çıkılmaktadır” şeklinde ifade edilmektedir. Anadolu’nun bazı yörelerinde tüm aile hep birlikte yaylaya çıkarken bazı yörelerinde de yaylaya ailede sütü çeşitli süt ürünlerine dönüştürecek bir kadınla hayvanlara çobanlık yapabilecek bir erkek gitmektedir. İlk baharın başlarında gidilerek, son baharın bitimine kadar devam eden yayla döneminde geçmişte olduğu gibi günümüzde de sağlık problemi olanların ve gelişemeyen çocukların yaylaya götürülmesi kural olarak geçerliliğini sürdürmektedir.
Temeli halk ekonomisine dayanan “yayla ve yaylacılık” etrafında bir çok gelenek, görenek adet ve inanma kümelenmiş bunlara bağlı olarak da birçok değerler ortaya çıkmıştır. Yaylaya gitme birçok yörede ; “yayla göçü” , “yaylaya çıkma” vb. ifade edilmektedir. Tüm köyün veya aşiretin hep birlikte çıktığı yayla göçü düzeniyle, yemesiyle, içmesiyle, kurallarıyla, eğlenceleriyle günümüzde de geçmişte olduğu gibi çeşitli uygulama ve pratiklerle devam etmektedir.
Yaylacılığın en önemli kısmını Anadolu’nun dört bir köşesinde belli zamanlarda yapılan yayla şenlikleri oluşturmaktadır. Bu şenlikler yörelere göre; “ çürük ortası”, “yayla ortası”, “okçular” , “vartevor” , “ot bayramı” , “gül bayramı” vb. adlarla ifade edilmektedir. Şenlikler genellikle köydeki iş yoğunluğunun azaldığı döneme getirilmekte çocuğundan yaşlısına herkes yıl boyu şenlikleri beklemekte çocuklar ve gençler en güzel giysilerini şenlikler için saklamaktadırlar.
Toplumsal dayanışma ve iletişimin en güzel örneklerinin sergilendiği şenlikler oyunlar, türküler maniler gibi sözlü kültür ürünleriyle de çok zengin bir tablo içermektedirler.
Yaylaları ve dağları anlatan manilere örnek olarak halk ağzından olduğu gibi derlenen aşağıdaki örnekler verilebilir. Bu mani biçimli türkülerde günün koşullarına, uygun olarak; sevgililer sevgilerini, kırgınlıklarını, komşular beklentilerini, dargınlar yergilerini, gurbetçiler özlemlerini dile getirir.
Dağ kültürü etrafında oluşan yaylacılık ve yayla şenlikleri geçmişte olduğu gibi günümüzde de halkın ekonomik, toplumsal ve psikolojik birçok gereksinimine yanıt vermektedir. Şenlikler yıl boyunca durmadan dinlenmeden çalışan halkın buluşma kaynaşma yeridir.
Ülkemizde değişen ekonomik yaşamla birlikte kültürel yapıda da hızlı bir değişim gözlenmektedir. Teknolojinin gelişmesi, kitle iletişim araçları köyden kentlere hızlı bir göçü beraberinde getirmiştir. Büyüyen, kalabalıklaşan dolayısıyla da kirlenen kentler insanları doğaya çekmekte, sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde dağlar hem kış aylarında hem de yaz aylarında insanların akınına uğramaktadır.
ana sayfa
_ yazdır
doga.tutkusu.com ©
|