ÇİÇEKLERİN DİLİ_izdak grup ana sayfa | çevre ve doğa | arkeoloji ve sit | izcilik | dağcılık| mağaracılık | açık büfe | fotoğrafçılık| doğa sporları | coğrafya | yeşil sit | gezi | kültürel | eğlence | forum| arama | e-kart | ziyaretci defteri | chat

ÇİÇEKLERİN DİLİ

GÜL
Gül Aşk * Güzellik

Gül açılır yaz olur
Güzellerde naz olur
Ben yârime gül demem
Gülün ömrü az olur

İnsanlığın tanıdığı ilk çiçeklerden biri olan gül, aşkı, büyüyü, umudu ve ihtirası simgeler. Gül, kusursuz güzelliğin ve mükemmelliğin sembolüdür. İngilizce'de gül, Latince'de kırmızı anlamına gelen rosa kelimesinden gelir. Ama gül kırmızının yanısıra, pembe, sarı, şeftali veya beyaz renklerde de yetişir. Botanikçiler bugüne kadar 200 yabani gül çeşidini tanımladı ve sınıfladı.

Nabukadnazor sarayını döşemek için gül kullanıyordu. İran'da gül, gül yağı için üretiliyordu. Yunanlılar ise gülü, Afrodit'in sevgilisi Adonis'in kanına benzetiyorlardı. Efsaneye göre gül, Afrodit'in çiçeğiymiş ve Afrodit'in ilk eşi olan Adonis, Mars tarafından öldürülünce kanından kırmızı bir gül meydana gelmiş.

Romalılar ise ziyafetlerde o kadar çok gül kullanırdı ki, en azından bir misafirin tavandan dökülen gül yaprakları altında boğularak öldüğü bilinmektedir. Efsaneye göre Nemrut'un İbrahim peygamberi mancınıkla içine attığı ateş de Tanrı'nın emriyle gülbahçesine dönüşmüştür.

Doğu mitolojisinde de gül, aşkın her çeşidinde sevgiliyi temsil eder. Bülbül ise onun aşkıyla yanıp tutuşan aşıktır. Bir başka efsaneye göre, gülün rengi eskiden kırmızı değilmiş ve bülbüle de hiç yüz vermiyormuş. Gülün bu kayıtsızlığına dayanamayan bülbül, günün her birinde gidip onun gövdesine konuvermiş. Dikenler bülbülün göğsüne batınca akan kan gülün dibine dökülmüş ve köklerinden damarlarına doğru yayılmış. Gül, işte o günden sonra kan kırmızı açmaya başlamış.

İslam mitolojisi ve tasavvuf anlayışında ise, gül ilahi güzelliği temsil eder. Çiçeklerin doğuşu hakkında Taberi Tarihi'nde bir efsane vardır. Adem ile Havva'nın üzerinde kuruyup yere dökülen cennet yapraklarının güzel kokulu bitkiler halinde uç verdiği söylenir. Gül de bu bitkilerden biridir. Daha da ilginç olan diğer bir efsane, gülün Hazreti Muhammed'in terinden doğduğu rivayetidir. Mevlitlerde gülsuyu ikram edilmesinin de temelinde bu inanç yatmaktadır.

Gül, dini ve metafizik anlamları dolayısıyla, sadece şiirde değil, bezeme sanatının da her dalında severek kullanılmıştır. Osmanlı sanatında gül, on sekizinci asırdan sonra natüralist üslupla en yaygın biçimde resmedilen çiçektir.

Tasavvufi sembolizmde gonca halinde gül birliği, açılmış gül ise birliğin çokluk halinde görünüşünü temsil eder. Gülşen, yani gül bahçesi gönül açıklığı, yahut kirinden pasından temizlenerek ilahi güzelliğin yansımasına hazır hale gelmiş kalptir. Gonca, halvet halini, yani insanın kendisiyle ve Tanrı'yla başbaşa kalmasını temsil eder. Buna göre, açılmış gül, can sırrını açığa vurmaktır.

Gül, Bektaşilik'te de önemli bir semboldür. Hazreti Ali, rivayete göre son nefesini vermeden önce Selman'dan bir deste gül istemiş ve hemen getirilen gülleri kokladıktan sonra ruhunu teslim etmiştir. Bu bakımdan gül destesi, nefeslerde Bektaşilere has bir tasvir olarak sık sık karşımıza çıkmaktadır. Bektaşilerin ve Mevlevilerin giydikleri bir çeşit cübbeye de Destegül denir.

Gül, ortaçağ batı edebiyatlarında da gözde bir çiçektir. Roman de la Rose, Fransız edebiyatının Ortaçağ sonlarında çok sevilen alegorik eserlerinden biridir. Roman de la Rose'da, gonca gül genç kızı, bahçe de sarayı temsil etmektedir.

Gül, Müslümanlıkta olduğu kadar, Hıristiyanlıkta da önemlidir. Haç ortasındaki beş yapraklı gül, saf özü (quinta essentia) temsil etmektedir. Ortaçağ filozofları, saf özün, toprak, su, hava, ateş ve hava elemanlarının üstünde bir eleman olduğunu düşünüyorlardı.

Kırmızı Gül: Seni seviyorum, sana aşığım.
Pembe Gül: Zerafet, incelik, hafiflik
Sarı Gül: Arkadaşlık ve neşe
Kayısı Gül: Arzu ve heyecan
Beyaz Gül: Saflık ve gizem



SÜMBÜL
Yunan mitolojisine göre sümbül adını, Hyakinthos
(Avrupa dilinde sümbül) adında bir Yunan
delikanlısından almıştır.

Hyakinthos, Apollon'un can ciğer arkadaşıymış. Bir gün disk atma yarışında Apollon'un attığı disk Hyakinthos'un başına çarpmış. Delikanlının boynu bir çiçek gibi kırılmış, çimenler al kana boyanmış. Apollon arkadaşının cesedini kolları arasında alıp, "Ah, senin yerine ben ölseydim" demiş. O anda çimenler yeniden gövermiş ve Hyakinthos'un öldüğü yerde güzel bir çiçek açmış ve bu çiçeğe Hyakinthos yani sümbül denmiş. Bu efsanenin kaynağı, muhtemelen yabani sümbüllerin üzerinde, Yunan alfabesinde ağlama sesini gösteren "A" harfine benzer şekiller olmasıdır.

Sümbül Avrupa'ya Türkiye'den gelmiştir. 1573 yılında yaptığı Türkiye ziyareti sırasında sümbül örnekleri toplayan, Alman doktor Leonhardt Rauwolf, topladığı örnekleri Avrupa'ya götürmüştür. 1700'li yılların başında sümbül popüler çiçeklerden bir haline gelmiş ve 2.000'den fazla türü yetiştirilmeye başlamıştır.

Sümbülü ilk yetiştirenlerin antik Yunanlılar ve Romalılar olduğu düşünülmektedir. Hem Homeros hem de Virgil, bitkinin kokusunu eserlerinde anlatmışlardır. Bu sanatçıların bildiği ve modern sümbül türlerinin genetik atası olan sümbül, Hyacainthus Orientalis olarak bilinen bir sümbül türüdür ve anavatanı Türkiye ve Orta Doğu'dur.

Sümbül yüzyıllardır, ilkbahar havasını tatlı kokusuyla süslemiş, şairlere ilham kaynağı olmuştur. Onsekizinci yüzyılın ortasında Fransa Kralı 15ci Louis'nin metresi olan Madame de Pompadour, Versailles sarayının bahçesinin sümbüllerle donatılmasını ve kışın saray camlarına sümbül resimleri nakşedilmesini isteyerek, sümbülün Fransız seçkinleri arasında popüler bir çiçek haline gelmesini sağlamıştır. Sümbül günümüzde de stil ve zarafetin sembolüdür.

Sümbül, Osmanlı şairlerinin ve çiçek üstadlarının da çok sevdikleri ve yetiştirdikleri bir çiçektir. Divan şiirinde genellikle sevgilinin saçları sümbüle benzetilir. Osmanlılar da, sümbül gül ve lale kadar hayranlık toplamasa da, şiirin, süsleme sanatlarının ve bahçelerin önde gelen çiçeklerinden biridir. "Dört çiçek" üslubunda gül, lâle ve karanfilin yanında yer alır.


LALE
Güzel Gözler * Ün

Batı mitolojisinde, lâlenin anayurdu İran’dır. Lâle, sahibinin başının açıkkalmasını engelleyen bir talih muskasıdır.

On yedinci yüzyıl Avrupa’sında lâle soğanları, gurmelere layık bir yemeğe dönüşmüştü. Lâle soğanları haşlanıp, üzerine tereyağ dökerek yenilirdi. İkinci Dünya Savaşında, Hollandalılar Alman işgali sırasında açlık çekerken, hayat kurtaran lâle soğanlarının fiyatı tavana vurmuştu.

İran mitolojisine göre, bir yaprağın üzerindeki çığ tanesine yıldırım düşmüş ve alev alan yaprak o haliyle donup kalarak lâleye dönüşmüş. Göbeğindeki siyahlıkta yıldırımdan kalan yanık iziymiş. O günden sonra lâle, rengi ve şekli dolayısıyla doğulu şairlerin büyük ilgisini çekerek sevgilinin yanağına, şarap dolu kadehe, muma, yaraya benzetilip durmuştur.

Lâlenin ve lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği düşünülmektedir. Roma ve Bizans’ın nedense hiç ilgi göstermediği bu çiçek, Türk süsleme sanatında, XIII. Yüzyıldan itibaren stilize edilmiş olarak Selçuklu anıtlarında, yazma kitap ve kaplarında görülmeye başlar.

Lâle kelimesi, 16. Yüzyıla kadar, sadece bildiğimiz lâleyi ifade etmiyor, yabani lâle türleriyle birlikte, Manisa Lâlesi ve Lâle-i Numan gibi, lâleye benzeyen yabani çiçeklerin genel adı olarak kullanılıyordu. Lâle-i Numan, dağ eteklerini ve kırları, kan kırmızı rengiyle süsleyen gelincikten başkası değildir. Ortasındaki siyahlık yüzünden divan şairlerinin bir yığın kelime oyununa konu olan Şakayıku’n-Numan da denilen bu çiçek, rivayete göre, İslam’dan önce Hire hükümdarlarından Numan bin Münzir tarafından çok sevildiği için bu adı almıştır.

Batı dillerinde lâle anlamına gelen “tulip” kelimesinin etimolojik kaynağının “dülbend” olduğu düşünülmektedir. Ya Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun elçisi Busbecq, ya da bir başkası, Avrupa’ya “dülbent lâlesi” denilen türün soğanlarını götürmüş ve o tarihten sonra lâle Avrupa’nın en sevilen çiçeği olmuştur.

16. yüzyılda kültür yoluyla yeni türleri elde edilmeye başlayan lâle, gül ile amansız bir rekabete girişmiştir. Dünya tarihinde ilk lâle deliliği (tulipomania) on altıncı yüzyıl İstanbul’unda yaşanmıştır. Lâle kelimesinin Osmanlıca yazılışında, harflerin sıraları değiştirildiğinde “Allah” ve “hilâl” kelimelerinin elde edilmesi, lâleye duyulan düşkünlüğü arttırmıştır.

Batı Avrupa’ya da lâle, on altıncı yüzyıl ortalarında İstanbul’dan getirilmiştir. On, on bir yıl içinde lâle özellikle Hollanda ve Almanya’da zenginlerin çok aradığı bir meta haline gelmiştir. Amsterdam’ın zenginleri, doğrudan doğruya İstanbul’a lâle soğanları ısmarlar ve onlara en aşırı fiyatları öder olmuşlardı. Yıllar içinde lâlenin şöhreti artmış, zengin bir adamın lâle koleksiyonu olmaması zevksizliğin belirtisi sayılmaya başlamıştı.

Lâle merakı Avrupa’da 16.yüzyılın ikinci yarısında yayılmaya başlamış ve 17. Yüzyılın başlarında Hollanda’da tam bir çılgınlık halini almıştır. 1636 yılında lâlenin ender türlerine talep birden artmış ve bunların satışını gerçekleştirmek üzere Amsterdam, Rotterdam, Harlaem, Leyden, Hourn gibi şehirlerdeki borsalarda düzenli pazarlar oluşturulmuştu. Lâle merakı (tulipomania) toplumu bulaşıcı bir hastalık gibi sarmıştı. Tek bir lâle soğanına bütün servetini yatıranlar vardı.


ÇİLEK ÇİÇEĞİ

Saygı ve Sevgi, Mükemmellik,
Öngörü

Çileğin kırmızı beyaz çiçekleri adeta gel beni kopar diyerek insanı çağırır. Ama öngörüye sahip kişiler, çiçeğin büyüsüne karşı koymayı başardıkları zaman bitkinin güzel meyvası çilekle ödüllendirilirler. Almanya'nın Bavyera bölgesinde çiftçiler ineklerin boynuzları arasına bir çilek sepeti yerleştirirler. Çilek sepeti, çilekleri çok sevdiğine inanılan perilere hediyedir. Bu sayede perilerin, köylülerin ineklerinden bol miktarda süt almasını sağlayacağına inanılır.


MEŞE AĞACI

Meşe ağacı misafirperverliğin sembolüdür. Meşe ağacı bir çok kültürde güçlü ve önemli bir ağaç olarak bilinmektedir. Barış ve koruma gücüne sahip olduğuna inanılır. Druidler ve kuzeyliler meşe ağacına tapmışlardır. Ama meşe ağacını misafirperverliğin, en çok önem verdikleri erdemin, sembolü haline getiren Keltlerdir. Pagan inançlarının geçerli olduğu dönemlerde, evlilikler meşe ağacının altında kutlanırdı. Gelin ve damat, meşe ağaçlarının altında şans için dansederlerdi. Bir çocuğun boynuna asılan meşe palamutunun, çocukları koruyacağına inanılıyordu.


UNUTMA BENİ ÇİÇEĞİ

Unutma beni çiçeği gerçek aşk ve hatıra anlamına gelir. Çiçeğin adı eski bir Avusturya halk hikayesinden gelmektedir. İki aşık Tuna nehri boyunca yürürlerken, kız nehrin üzerinde yüzen güzel bir mavi çiçek görür. Çiçeğin akıntıyla sürüklenip gitmesinin kendisini üzdüğünü ifade eder. Sevgilisi çiçeği yakalamak için suya atlar, ama dalgaların altında kalır ve boğulmaya başlar. Çiçeği sevgilisine fırlatır ve son nefesinde "Unutma Beni" diye bağırır.

Kelt mitolojisinde unutma çiçeğinin peri hazinelerine giden yolu açtığı düşünülür. Hazinenin saklandığı kayanın kenarına unutma beni çiçeği bastırıldığı zaman, gizli mağaranın kapısının açıldığına inanılır.

tema.org.tr

ana sayfa  _  yazdır

 

doga.tutkusu.com ©