|
ÇİÇEKLERİN DİLİ
GÜL
Gül Aşk * Güzellik
Gül açılır yaz olur
Güzellerde naz olur
Ben yârime gül demem
Gülün ömrü az olur
İnsanlığın tanıdığı ilk çiçeklerden biri olan gül,
aşkı, büyüyü, umudu ve ihtirası simgeler. Gül,
kusursuz güzelliğin ve mükemmelliğin sembolüdür.
İngilizce'de gül, Latince'de kırmızı anlamına gelen
rosa kelimesinden gelir. Ama gül kırmızının yanısıra,
pembe, sarı, şeftali veya beyaz renklerde de yetişir.
Botanikçiler bugüne kadar 200 yabani gül çeşidini
tanımladı ve sınıfladı.
Nabukadnazor sarayını döşemek için gül kullanıyordu.
İran'da gül, gül yağı için üretiliyordu. Yunanlılar
ise gülü, Afrodit'in sevgilisi Adonis'in kanına
benzetiyorlardı. Efsaneye göre gül, Afrodit'in
çiçeğiymiş ve Afrodit'in ilk eşi olan Adonis, Mars
tarafından öldürülünce kanından kırmızı bir gül
meydana gelmiş.
Romalılar ise ziyafetlerde o kadar çok gül kullanırdı
ki, en azından bir misafirin tavandan dökülen gül
yaprakları altında boğularak öldüğü bilinmektedir.
Efsaneye göre Nemrut'un İbrahim peygamberi mancınıkla
içine attığı ateş de Tanrı'nın emriyle gülbahçesine
dönüşmüştür.
Doğu mitolojisinde de gül, aşkın her çeşidinde
sevgiliyi temsil eder. Bülbül ise onun aşkıyla yanıp
tutuşan aşıktır. Bir başka efsaneye göre, gülün rengi
eskiden kırmızı değilmiş ve bülbüle de hiç yüz
vermiyormuş. Gülün bu kayıtsızlığına dayanamayan
bülbül, günün her birinde gidip onun gövdesine
konuvermiş. Dikenler bülbülün göğsüne batınca akan kan
gülün dibine dökülmüş ve köklerinden damarlarına doğru
yayılmış. Gül, işte o günden sonra kan kırmızı açmaya
başlamış.
İslam mitolojisi ve tasavvuf anlayışında ise, gül
ilahi güzelliği temsil eder. Çiçeklerin doğuşu
hakkında Taberi Tarihi'nde bir efsane vardır. Adem ile
Havva'nın üzerinde kuruyup yere dökülen cennet
yapraklarının güzel kokulu bitkiler halinde uç verdiği
söylenir. Gül de bu bitkilerden biridir. Daha da
ilginç olan diğer bir efsane, gülün Hazreti
Muhammed'in terinden doğduğu rivayetidir. Mevlitlerde
gülsuyu ikram edilmesinin de temelinde bu inanç
yatmaktadır.
Gül, dini ve metafizik anlamları dolayısıyla, sadece
şiirde değil, bezeme sanatının da her dalında severek
kullanılmıştır. Osmanlı sanatında gül, on sekizinci
asırdan sonra natüralist üslupla en yaygın biçimde
resmedilen çiçektir.
Tasavvufi sembolizmde gonca halinde gül birliği,
açılmış gül ise birliğin çokluk halinde görünüşünü
temsil eder. Gülşen, yani gül bahçesi gönül açıklığı,
yahut kirinden pasından temizlenerek ilahi güzelliğin
yansımasına hazır hale gelmiş kalptir. Gonca, halvet
halini, yani insanın kendisiyle ve Tanrı'yla başbaşa
kalmasını temsil eder. Buna göre, açılmış gül, can
sırrını açığa vurmaktır.
Gül, Bektaşilik'te de önemli bir semboldür. Hazreti
Ali, rivayete göre son nefesini vermeden önce
Selman'dan bir deste gül istemiş ve hemen getirilen
gülleri kokladıktan sonra ruhunu teslim etmiştir. Bu
bakımdan gül destesi, nefeslerde Bektaşilere has bir
tasvir olarak sık sık karşımıza çıkmaktadır.
Bektaşilerin ve Mevlevilerin giydikleri bir çeşit
cübbeye de Destegül denir.
Gül, ortaçağ batı edebiyatlarında da gözde bir
çiçektir. Roman de la Rose, Fransız edebiyatının
Ortaçağ sonlarında çok sevilen alegorik eserlerinden
biridir. Roman de la Rose'da, gonca gül genç kızı,
bahçe de sarayı temsil etmektedir.
Gül, Müslümanlıkta olduğu kadar, Hıristiyanlıkta da
önemlidir. Haç ortasındaki beş yapraklı gül, saf özü
(quinta essentia) temsil etmektedir. Ortaçağ
filozofları, saf özün, toprak, su, hava, ateş ve hava
elemanlarının üstünde bir eleman olduğunu
düşünüyorlardı.
Kırmızı Gül: Seni seviyorum, sana aşığım.
Pembe Gül: Zerafet, incelik, hafiflik
Sarı Gül: Arkadaşlık ve neşe
Kayısı Gül: Arzu ve heyecan
Beyaz Gül: Saflık ve gizem
SÜMBÜL
Yunan mitolojisine göre sümbül adını, Hyakinthos
(Avrupa dilinde sümbül) adında bir Yunan
delikanlısından almıştır.
Hyakinthos, Apollon'un can ciğer arkadaşıymış. Bir gün
disk atma yarışında Apollon'un attığı disk
Hyakinthos'un başına çarpmış. Delikanlının boynu bir
çiçek gibi kırılmış, çimenler al kana boyanmış.
Apollon arkadaşının cesedini kolları arasında alıp,
"Ah, senin yerine ben ölseydim" demiş. O anda çimenler
yeniden gövermiş ve Hyakinthos'un öldüğü yerde güzel
bir çiçek açmış ve bu çiçeğe Hyakinthos yani sümbül
denmiş. Bu efsanenin kaynağı, muhtemelen yabani
sümbüllerin üzerinde, Yunan alfabesinde ağlama sesini
gösteren "A" harfine benzer şekiller olmasıdır.
Sümbül Avrupa'ya Türkiye'den gelmiştir. 1573 yılında
yaptığı Türkiye ziyareti sırasında sümbül örnekleri
toplayan, Alman doktor Leonhardt Rauwolf, topladığı
örnekleri Avrupa'ya götürmüştür. 1700'li yılların
başında sümbül popüler çiçeklerden bir haline gelmiş
ve 2.000'den fazla türü yetiştirilmeye başlamıştır.
Sümbülü ilk yetiştirenlerin antik Yunanlılar ve
Romalılar olduğu düşünülmektedir. Hem Homeros hem de
Virgil, bitkinin kokusunu eserlerinde anlatmışlardır.
Bu sanatçıların bildiği ve modern sümbül türlerinin
genetik atası olan sümbül, Hyacainthus Orientalis
olarak bilinen bir sümbül türüdür ve anavatanı Türkiye
ve Orta Doğu'dur.
Sümbül yüzyıllardır, ilkbahar havasını tatlı kokusuyla
süslemiş, şairlere ilham kaynağı olmuştur. Onsekizinci
yüzyılın ortasında Fransa Kralı 15ci Louis'nin metresi
olan Madame de Pompadour, Versailles sarayının
bahçesinin sümbüllerle donatılmasını ve kışın saray
camlarına sümbül resimleri nakşedilmesini isteyerek,
sümbülün Fransız seçkinleri arasında popüler bir çiçek
haline gelmesini sağlamıştır. Sümbül günümüzde de stil
ve zarafetin sembolüdür.
Sümbül, Osmanlı şairlerinin ve çiçek üstadlarının da
çok sevdikleri ve yetiştirdikleri bir çiçektir. Divan
şiirinde genellikle sevgilinin saçları sümbüle
benzetilir. Osmanlılar da, sümbül gül ve lale kadar
hayranlık toplamasa da, şiirin, süsleme sanatlarının
ve bahçelerin önde gelen çiçeklerinden biridir. "Dört
çiçek" üslubunda gül, lâle ve karanfilin yanında yer
alır.
LALE
Güzel Gözler * Ün
Batı mitolojisinde, lâlenin anayurdu İran’dır. Lâle,
sahibinin başının açıkkalmasını engelleyen bir talih
muskasıdır.
On yedinci yüzyıl Avrupa’sında lâle soğanları,
gurmelere layık bir yemeğe dönüşmüştü. Lâle soğanları
haşlanıp, üzerine tereyağ dökerek yenilirdi. İkinci
Dünya Savaşında, Hollandalılar Alman işgali sırasında
açlık çekerken, hayat kurtaran lâle soğanlarının
fiyatı tavana vurmuştu.
İran mitolojisine göre, bir yaprağın üzerindeki çığ
tanesine yıldırım düşmüş ve alev alan yaprak o haliyle
donup kalarak lâleye dönüşmüş. Göbeğindeki siyahlıkta
yıldırımdan kalan yanık iziymiş. O günden sonra lâle,
rengi ve şekli dolayısıyla doğulu şairlerin büyük
ilgisini çekerek sevgilinin yanağına, şarap dolu
kadehe, muma, yaraya benzetilip durmuştur.
Lâlenin ve lâle kültürünün Anadolu’ya Türklerle
birlikte geldiği düşünülmektedir. Roma ve Bizans’ın
nedense hiç ilgi göstermediği bu çiçek, Türk süsleme
sanatında, XIII. Yüzyıldan itibaren stilize edilmiş
olarak Selçuklu anıtlarında, yazma kitap ve kaplarında
görülmeye başlar.
Lâle kelimesi, 16. Yüzyıla kadar, sadece bildiğimiz
lâleyi ifade etmiyor, yabani lâle türleriyle birlikte,
Manisa Lâlesi ve Lâle-i Numan gibi, lâleye benzeyen
yabani çiçeklerin genel adı olarak kullanılıyordu.
Lâle-i Numan, dağ eteklerini ve kırları, kan kırmızı
rengiyle süsleyen gelincikten başkası değildir.
Ortasındaki siyahlık yüzünden divan şairlerinin bir
yığın kelime oyununa konu olan Şakayıku’n-Numan da
denilen bu çiçek, rivayete göre, İslam’dan önce Hire
hükümdarlarından Numan bin Münzir tarafından çok
sevildiği için bu adı almıştır.
Batı dillerinde lâle anlamına gelen “tulip”
kelimesinin etimolojik kaynağının “dülbend” olduğu
düşünülmektedir. Ya Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu’nun elçisi Busbecq, ya da bir başkası,
Avrupa’ya “dülbent lâlesi” denilen türün soğanlarını
götürmüş ve o tarihten sonra lâle Avrupa’nın en
sevilen çiçeği olmuştur.
16. yüzyılda kültür yoluyla yeni türleri elde edilmeye
başlayan lâle, gül ile amansız bir rekabete
girişmiştir. Dünya tarihinde ilk lâle deliliği
(tulipomania) on altıncı yüzyıl İstanbul’unda
yaşanmıştır. Lâle kelimesinin Osmanlıca yazılışında,
harflerin sıraları değiştirildiğinde “Allah” ve
“hilâl” kelimelerinin elde edilmesi, lâleye duyulan
düşkünlüğü arttırmıştır.
Batı Avrupa’ya da lâle, on altıncı yüzyıl ortalarında
İstanbul’dan getirilmiştir. On, on bir yıl içinde lâle
özellikle Hollanda ve Almanya’da zenginlerin çok
aradığı bir meta haline gelmiştir. Amsterdam’ın
zenginleri, doğrudan doğruya İstanbul’a lâle soğanları
ısmarlar ve onlara en aşırı fiyatları öder olmuşlardı.
Yıllar içinde lâlenin şöhreti artmış, zengin bir
adamın lâle koleksiyonu olmaması zevksizliğin
belirtisi sayılmaya başlamıştı.
Lâle merakı Avrupa’da 16.yüzyılın ikinci yarısında
yayılmaya başlamış ve 17. Yüzyılın başlarında
Hollanda’da tam bir çılgınlık halini almıştır. 1636
yılında lâlenin ender türlerine talep birden artmış ve
bunların satışını gerçekleştirmek üzere Amsterdam,
Rotterdam, Harlaem, Leyden, Hourn gibi şehirlerdeki
borsalarda düzenli pazarlar oluşturulmuştu. Lâle
merakı (tulipomania) toplumu bulaşıcı bir hastalık
gibi sarmıştı. Tek bir lâle soğanına bütün servetini
yatıranlar vardı.
ÇİLEK ÇİÇEĞİ
Saygı ve Sevgi, Mükemmellik,
Öngörü
Çileğin kırmızı beyaz çiçekleri adeta gel beni kopar
diyerek insanı çağırır. Ama öngörüye sahip kişiler,
çiçeğin büyüsüne karşı koymayı başardıkları zaman
bitkinin güzel meyvası çilekle ödüllendirilirler.
Almanya'nın Bavyera bölgesinde çiftçiler ineklerin
boynuzları arasına bir çilek sepeti yerleştirirler.
Çilek sepeti, çilekleri çok sevdiğine inanılan
perilere hediyedir. Bu sayede perilerin, köylülerin
ineklerinden bol miktarda süt almasını sağlayacağına
inanılır.
MEŞE AĞACI
Meşe ağacı misafirperverliğin sembolüdür. Meşe ağacı
bir çok kültürde güçlü ve önemli bir ağaç olarak
bilinmektedir. Barış ve koruma gücüne sahip olduğuna
inanılır. Druidler ve kuzeyliler meşe ağacına
tapmışlardır. Ama meşe ağacını misafirperverliğin, en
çok önem verdikleri erdemin, sembolü haline getiren
Keltlerdir. Pagan inançlarının geçerli olduğu
dönemlerde, evlilikler meşe ağacının altında
kutlanırdı. Gelin ve damat, meşe ağaçlarının altında
şans için dansederlerdi. Bir çocuğun boynuna asılan
meşe palamutunun, çocukları koruyacağına inanılıyordu.
UNUTMA BENİ ÇİÇEĞİ
Unutma beni çiçeği gerçek aşk ve hatıra anlamına
gelir. Çiçeğin adı eski bir Avusturya halk
hikayesinden gelmektedir. İki aşık Tuna nehri boyunca
yürürlerken, kız nehrin üzerinde yüzen güzel bir mavi
çiçek görür. Çiçeğin akıntıyla sürüklenip gitmesinin
kendisini üzdüğünü ifade eder. Sevgilisi çiçeği
yakalamak için suya atlar, ama dalgaların altında
kalır ve boğulmaya başlar. Çiçeği sevgilisine fırlatır
ve son nefesinde "Unutma Beni" diye bağırır.
Kelt mitolojisinde unutma çiçeğinin peri hazinelerine
giden yolu açtığı düşünülür. Hazinenin saklandığı
kayanın kenarına unutma beni çiçeği bastırıldığı
zaman, gizli mağaranın kapısının açıldığına inanılır.
tema.org.tr
ana sayfa
_ yazdır
doga.tutkusu.com ©
|